Takip et: @filmtavsiyen
FILM TAVSIYELERI

Idiocracy

image

Bugün, araştırmalara göre, Güney Korelilerinin soyunun 2750’de tükeneceği ile alakalı bir haber okudum. Haber, azalan doğum oranının, Güney Kore’yi, dünya üzerinde soyu tükenecek ilk millet yapacağından bahsediyor.

Haberi okumamla birlikte geçenlerde izlediğim absürt-komedi-bilim kurgu olarak geçen Idiocracy filminin aklıma gelmesi bir oldu. İzlerken keyif veren ve beni güldüren bu filmin absürtlükten öte, içerisinde bir gerçek barındırdığını farkettim.

Çoğu bilim-kurgu filmi, daha modernize olmuş, zeki bir gelecek hayal eder ancak bu filmde her şey çok farklı.

2000’li yıllarda ortalama zekaya sahip bir Amerikalı olarak hayatına devam eden asker Joe Bauers, Amerikan Hükümeti’nin çok gizli insan dondurma projesine seçilir.

Projede sorumlu olan askerlerin derdest edilmesi sonrası, dondurulmuş halde unutulan Joe, diğer denek Rita ile birlikte günümüzden tam 500 yıl sonrasında uyanır.

Uyandığı dünyada, insanların zeka seviyeleri düşmüş ve ciddi manada aptallaşmışlardır. Günlük işlerini bile yapmaktan aciz insanların topluluğunda her şey karmaşa içindedir.

2005 yılında sıradan bir asker olan Joe, geleceğin en akıllı insanı olmuştur. 2500’lü yıllarda zeki insanlardan beklenti de, onlara karşı tahammülsüzlük de çok fazladır.

84 dakikalık bu çerezlik film, güzel vakit geçirmek ve gülmek için ideal.

27 Ağu 2014 / 20 not / +Reblog
Comments

Patch Adams

image

Oynadığı her filmde bizi güldürmeyi, ağlatmayı, heyecanlandırmayı, düşündürmeyi başaran, büründüğü her karakterle gönlümüzde yer edinen çok önemli bir aktörü kaybettik geçtiğimiz günlerde: Robin Williams!

Fani dünya! Hepimiz bir gün göç edip gideceğiz fakat insanların hayatlarına ve gönüllerine on yıllardır olumlu dokunuşlar yapan ve yaşam sevincimizi artıran karakterlere hayat veren bu adamın canına kıyması ayrıca üzüyor beni.

Yıllar yıllar önce babamın eve alıp getirdiği VCD’lerin üzerindeki güler yüzlü doktor resmini görünce tanımıştım hemen onu. Jumanji’ydi bu! Hemen geçtim televizyonun karşısına ve izlemeye başladım. 

Hunter Adams(Robin Williams), intihara teşebbüs etmiş ve bunun sonrasında kendi isteğiyle akıl hastanesine yatmıştır. Kafasındaki problemleri çözenler doktorlar değil, akıl hastanesinde yatan ve birbirinden enteresan problemlere sahip akıl hastaları olur. Onları dinlemek, anlamaya çalışmak ve problemlerine çözümler bulmaya çalışmak, Adams’a kendi problemlerini unutturur ve hastaların hayatında yaptığı olumlu değişikliklerden dolayı, Hunter Adams, Patch(Yama) ismini burada alır.

Akıl hastanesinden çıkan Patch Adams, geçkin yaşına rağmen insanlara en iyi şekilde yardım edebileceği meslek olduğunu düşündüğü doktorluk için tıp fakültesine girer. Geleneksek yöntemlerin dışına çıkarak hastalarla iletişim kuran Patch, sadece hastalıkları yenmek için değil, hastaların yaşam kalitesini artırmak için sıradışı uygulamaları benimsemiş ve onlara bir doktor gibi değil bir arkadaş bir komedyen gibi yaklaşmıştır.

Yöntemleri okul yönetimi tarafından beğenilmeyen Patch, düzeni değiştirmek ve kendini kanıtlamak adına zorlu bir sürece girecektir.

1998 yapımı komedi-drama, etkileyici hedefleri olan ve güzel işler başarmış Patch Adams’ın gerçek hikayesinden alınmış ve eminim ki Robin Williams’ın oynadığı her film gibi kalbinize dokunacak.

Artık Robin Williams yok ve intiharının birçok sebebinin yanında en önemlisi kendi Patch Adams’ını bulamaması.

Her birimizin, birilerinin Patch Adams’ı olabilmesi dileğiyle…

14 Ağu 2014 / 57 not / +Reblog
Comments

Edge of Tomorrow

06.06.2014 itibariyle, bütün dünyayla beraber Türkiye’de de gösterime giren film, yakın gelecekte geçiyor.

Dünyayı ele geçirmek üzere uzaydan gelen yaratıklar, emellerine çok yakındır. Avrupa’nın hemen hemen tamamını ele geçiren uzaylılara karşı birlik olan insan ırkı, artık son kozlarını oynamaktadırlar.

ABD Ordusu’nun basın merkezinde çalışan ve insanlara savaşa katılmaları için gerekli cesareti ve gazı vermek ile görevli basın subayı Binbaşı Bill Cage, hiç beklemediği bir anda kendini bir baskının içinde bulur. Bu baskın saldırı sadece kendisi için değil, bütün insanlık için bir intihar saldırısından farksızdır.

Bu görev sırasında, sürekli devam eden bir zaman döngüsü içine girdiğini farkeden Cage, kendini, döngünün başına her geldiğinde biraz daha güçlenmiş ve gelişmiş olarak bulacaktır. Her dönen gün, maceraya defalarca beraber atıldığı Rita’ya olan ilgisi ve düşmana yakınlığı artacaktır.

Baş rollerini Tom Cruise ve Emily Blunt’ın paylaştığı bilim-kurgu, aksiyon türündeki film bizlere, diğer “izle-unut uzaylı istilası filmleri”nden çok daha başka bir tecrübe ve heyecan sunuyor. Gişelere geldiği şu kısa sürede, haftanın en çok ilgi çeken filmi olan Edge of Tomorrow, imdb’den aldığı puanla da dikkatleri cezbediyor.

Son dönem gişe filmleri arasında, 1-2 ufak mantık hatasına rağmen, beni en çok heyecanlandıran film oldu diyebilirim.

Tom Cruise’u da, başarısız olduğunu düşündüğüm birkaç uzay-uzaylı filminden sonra, bu kadar farklı ve başarılı bir proje de görmek beni mutlu etti.

Genellikle, bu tarz filmlerde 3D’yi, göz yoran ve filmi karanlıklaştıran olumsuz bir unsur olarak gören ben, bu filmin 3D’nin hakkını verdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu güzel filmin keyfini, iyi 3D sistemi olan bir sinema da çıkarmanız tavsiyemdir.

8 Ha 2014 / 12 not / +Reblog
Comments

Flipped

image

Karşı cinsten birine duyduğunuz ilgi veya ilgisizlik bir anda tersine dönebilir. Bu durum biraz hormonal, biraz gururla alakalı, öte yandan çevrenizdekilerin duygularınıza yaptığı olumlu-olumsuz yorumlarla ilişkilidir. Ama ne olursa olsun bu ilgi, kalbinize yerleştirdiği sıcaklıktan dolayı, geceleri gözünüze uyku girmeyecek kadar hayatınızı ters-düz edebilir ve çoğu insan, hayatında, bu sıcaklığı hep aramaktadır.

Flipped, birbirlerine karşı zıt duygular besleyen iki karşı komşu ve sınıf arkadaşının, içinizi ısıtacak hikayelerini anlatıyor.

Juli Baker, özgür ruhlu, kendini ifade etmekten çekinmeyen, bu yüzden çevresi tarafından “ayarsız” olarak nitelendirilen bir kızdır. Sıcak bir yaz günü, hemen yolun karşısındaki eve yeni komşuları taşınmaktadır. Henüz 2. sınıfa giden Juli, Bryce’ı ve o büyüleyici gözlerini ilk o zaman görür ve hemen aşık oluverir.

Ancak işler Bryce’da, Juli’de olduğu gibi işlemez. İnce ruhlu, kibar delikanlımız, Juli için aynı duyguları beslemiyordur ve hatta Juli’nin garip kişiliğini kendince hep eleştirir ve ondan uzak durmaya çalışır.

Karakterler büyüdükçe, ilgi alanları ve hayata bakış açıları değişir ve birbirlerinde daha önce görmedikleri özellikler görürler ve birbirlerine karşı daha önce hissetmedikleri duygular hissetmeye başlarlar. Yani işler biraz karışır.

Filmin bizi içine çeken en önemli yönlerinden bir tanesi, bir olay üzerinde, birbirinden zıt duygulara sahip iki insanın, farklı açılardan ne düşündüğünü sırasıyla bize göstermesi ve duygularını bize hissettirmesi.

Belki çoğumuzun geçmişte yaşadığı duyguları ve o duygulardaki değişimi ve bunun sebeplerini sıcacık şekilde bizlere aktaran 2010 yapımı bu filmde, başrollerdeki çocukların oyunculukları da göz dolduruyor.

Rahatlıkla “kendini iyi hisset filmleri” kategorisine sokabileceğimiz bu duygusal, romantik-komediyi kaçırmayın.

30 Ni 2014 / 79 not / +Reblog
Comments

The Book Thief

İnsanların görüş, düşünce, inanış ve ırklarına karşı gösterilen tahammülsüzlükler her zaman kaos getirmiştir. Hele ki bu tahammülsüzlük ve ötekileştirmeler devlet eliyle, korku imparatorlukları kurularak yapıldığında, bu durum acı, düşmanlık, sefalet ve huzursuzluktan başka bir şey getirmez. 

Hikaye, 1938 Nazi Almanya’sında, soğuk ve karlı bir şubat günü, Liesel Meminger’in, kendisini ve kardeşini evlat edinen yeni ailesine teslim edilmek üzere trenle yaptığı yolculukla başlar. 

Ölüm meleği, ilk defa bu uzun yolculukta Liesel’e bu kadar yaklaşır ve yanından kardeşini alıverir. 

Liesel yeni ailesine teslim edilmiştir. Yüksek çatılı, taş duvarlı evlerin olduğu bu şirin mahalle, bundan sonra onun için umudun, sevginin, korkunun ve acının adresi olacaktır. 

Yeni ailesine ve ortamına alışmaya çalışan Liesel’e en büyük desteği, sıcakkanlı ve sevecen üvey babası Hans Hubermann ve yeni arkadaşı Rudy verecektir.

Entelektüelite’ye karşı savaş açan ve kitap yakma seansları düzenlenen Nazi Almanya’sında, bir kitap aşığı olarak  büyüyen Liesel’in hayatı ve o hayata bakış açısı, Yahudi bir genç olan Max’i evlerinde saklamaya başlamalarıyla bir kez daha değişir.

Savaşın zor günlerini, o soğukluğunu, baskı rejimlerinin getirdiği korkuları ve insan olmanın bile suç sayıldığı zamanları derinden hissettiren film, acının ırkı, dini, görüşü olmadığını bir kez daha anlamamızı sağlıyor.

Oyunculukları çok başarılı bulduğum, 2014 Akademi Ödülleri’nde en iyi ses kurgusu dalından Oscar’a aday gösterilen film, baskının ve savaşın günlük yaşamda hissedilen yüzünü bizlere gösteriyor.

20 Mar 2014 / 25 not / +Reblog
Comments

Master and Commander: The Far Side of the World

1800’lü yılların başıydı. Napolyon, güneybatıda İspanya ve Portekiz’i almış, İtalya’yı ele geçirmiş, doğuda Rusya sınırlarına dayanmış, Kuzey Afrika’da Osmanlı’yı tehdit etmekteydi. Fransa’nın bu ekonomik, politik ve alan olarak yükselişi İngiltere için büyük tehdit oluşturuyordu ve İngiltere 1803 yılında Napolyon’a savaş ilan etti. 

Nisan 1805. Napolyon Avrupa’nın Efendisi, yalnızca İngiliz donanması ona karşı durabiliyor. Artık okyanuslarda savaş alanı. 

İngiliz Kraliyet Gemisi Surprise; 28 top, 197 mürettebat ile Kuzey Brezilya Kıyıları’nda dolanıyor.

Surprise fırkateyni kaptanı Jack Aubrey(Russell Crowe)’e Amirallik’ten emirler var: “Savaşı Pasifik sularına taşıma amacındaki, Pasifik rotasındaki Fransız gemisi Acheron’u yakala! Batır, yak ya da onu ödül olarak ele geçir!”

Sisli bir sabah, uzaklardan bir çan sesi duyulur. İlgili ses hemen nöbetçi subaya iletilir ve az biraz sonra sislerin arasından heybetli Fransız gemisi Acheron çıkar. Beklenmedik bir şekilde Surprise’ın peşindedir. 

Uçsuz bucaksız okyanus sularında iki büyük geminin haftalar süren kapışmasına tanıklık edeceğimiz film, aksiyonunun yanında, gemideki günlük hayatın işleyişi, tayfaların yaşamları, gemideki görev dağılımı gibi şeylere odaklanıyor. 

O dönemdeki gemilerin işleyişi, kıyafetler, insanların düşünce yapıları, gemilerdeki rütbeli askerlerin İngiliz soylularının çocuklarından oluşması, çok ufak yaştaki birçok gemiciyi ve aslında böyle askeri gemilerin bilimsel keşifler adına da ne kadar önemli olduğunu gözlemliyoruz.

2004 Oscarları’nda 10 dalda ödüllere aday olan film bunlardan 2 tanesini aldı. Russell Crowe’un, birçok filmdeki başarılı lider oyunculuğuna bir kez daha tanık olduğumuz filmde, geminin doktoru Maturin’i oynayan Paul Bettany’i de iyi bir oyunculuk sergilemiş. Bu ikiliyi “A Beautiful Mind”da da izlemiştik.

Lafın özü, hem dingin hem hareketli tarihi bir film olan Master and Commander’ı, bu soğuk ve yağmurlu günlerde(en azından İstanbul’da öyle), bir akşam, sıcacık kahveniz eşliğinde, bir battaniye altında izleyerek keyfini çıkarın derim.

10 Mar 2014 / 6 not / +Reblog
Comments
blog comments powered by Disqus

FILM TAVSIYELERI

Film inceleme, Film incelemeleri, Film Tavsiyesi, Film Tavsiyeleri, Film Önerileri, Film Önerisi, Film Öneri, En iyi filmler, En iyi film,