Takip et: @filmtavsiyen
FILM TAVSIYELERI

Edge of Tomorrow

06.06.2014 itibariyle, bütün dünyayla beraber Türkiye’de de gösterime giren film, yakın gelecekte geçiyor.

Dünyayı ele geçirmek üzere uzaydan gelen yaratıklar, emellerine çok yakındır. Avrupa’nın hemen hemen tamamını ele geçiren uzaylılara karşı birlik olan insan ırkı, artık son kozlarını oynamaktadırlar.

ABD Ordusu’nun basın merkezinde çalışan ve insanlara savaşa katılmaları için gerekli cesareti ve gazı vermek ile görevli basın subayı Binbaşı Bill Cage, hiç beklemediği bir anda kendini bir baskının içinde bulur. Bu baskın saldırı sadece kendisi için değil, bütün insanlık için bir intihar saldırısından farksızdır.

Bu görev sırasında, sürekli devam eden bir zaman döngüsü içine girdiğini farkeden Cage, kendini, döngünün başına her geldiğinde biraz daha güçlenmiş ve gelişmiş olarak bulacaktır. Her dönen gün, maceraya defalarca beraber atıldığı Rita’ya olan ilgisi ve düşmana yakınlığı artacaktır.

Baş rollerini Tom Cruise ve Emily Blunt’ın paylaştığı bilim-kurgu, aksiyon türündeki film bizlere, diğer “izle-unut uzaylı istilası filmleri”nden çok daha başka bir tecrübe ve heyecan sunuyor. Gişelere geldiği şu kısa sürede, haftanın en çok ilgi çeken filmi olan Edge of Tomorrow, imdb’den aldığı puanla da dikkatleri cezbediyor.

Son dönem gişe filmleri arasında, 1-2 ufak mantık hatasına rağmen, beni en çok heyecanlandıran film oldu diyebilirim.

Tom Cruise’u da, başarısız olduğunu düşündüğüm birkaç uzay-uzaylı filminden sonra, bu kadar farklı ve başarılı bir proje de görmek beni mutlu etti.

Genellikle, bu tarz filmlerde 3D’yi, göz yoran ve filmi karanlıklaştıran olumsuz bir unsur olarak gören ben, bu filmin 3D’nin hakkını verdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu güzel filmin keyfini, iyi 3D sistemi olan bir sinema da çıkarmanız tavsiyemdir.

8 Ha 2014 / 11 not / +Reblog
Comments

Flipped

image

Karşı cinsten birine duyduğunuz ilgi veya ilgisizlik bir anda tersine dönebilir. Bu durum biraz hormonal, biraz gururla alakalı, öte yandan çevrenizdekilerin duygularınıza yaptığı olumlu-olumsuz yorumlarla ilişkilidir. Ama ne olursa olsun bu ilgi, kalbinize yerleştirdiği sıcaklıktan dolayı, geceleri gözünüze uyku girmeyecek kadar hayatınızı ters-düz edebilir ve çoğu insan, hayatında, bu sıcaklığı hep aramaktadır.

Flipped, birbirlerine karşı zıt duygular besleyen iki karşı komşu ve sınıf arkadaşının, içinizi ısıtacak hikayelerini anlatıyor.

Juli Baker, özgür ruhlu, kendini ifade etmekten çekinmeyen, bu yüzden çevresi tarafından “ayarsız” olarak nitelendirilen bir kızdır. Sıcak bir yaz günü, hemen yolun karşısındaki eve yeni komşuları taşınmaktadır. Henüz 2. sınıfa giden Juli, Bryce’ı ve o büyüleyici gözlerini ilk o zaman görür ve hemen aşık oluverir.

Ancak işler Bryce’da, Juli’de olduğu gibi işlemez. İnce ruhlu, kibar delikanlımız, Juli için aynı duyguları beslemiyordur ve hatta Juli’nin garip kişiliğini kendince hep eleştirir ve ondan uzak durmaya çalışır.

Karakterler büyüdükçe, ilgi alanları ve hayata bakış açıları değişir ve birbirlerinde daha önce görmedikleri özellikler görürler ve birbirlerine karşı daha önce hissetmedikleri duygular hissetmeye başlarlar. Yani işler biraz karışır.

Filmin bizi içine çeken en önemli yönlerinden bir tanesi, bir olay üzerinde, birbirinden zıt duygulara sahip iki insanın, farklı açılardan ne düşündüğünü sırasıyla bize göstermesi ve duygularını bize hissettirmesi.

Belki çoğumuzun geçmişte yaşadığı duyguları ve o duygulardaki değişimi ve bunun sebeplerini sıcacık şekilde bizlere aktaran 2010 yapımı bu filmde, başrollerdeki çocukların oyunculukları da göz dolduruyor.

Rahatlıkla “kendini iyi hisset filmleri” kategorisine sokabileceğimiz bu duygusal, romantik-komediyi kaçırmayın.

30 Ni 2014 / 64 not / +Reblog
Comments

The Book Thief

İnsanların görüş, düşünce, inanış ve ırklarına karşı gösterilen tahammülsüzlükler her zaman kaos getirmiştir. Hele ki bu tahammülsüzlük ve ötekileştirmeler devlet eliyle, korku imparatorlukları kurularak yapıldığında, bu durum acı, düşmanlık, sefalet ve huzursuzluktan başka bir şey getirmez. 

Hikaye, 1938 Nazi Almanya’sında, soğuk ve karlı bir şubat günü, Liesel Meminger’in, kendisini ve kardeşini evlat edinen yeni ailesine teslim edilmek üzere trenle yaptığı yolculukla başlar. 

Ölüm meleği, ilk defa bu uzun yolculukta Liesel’e bu kadar yaklaşır ve yanından kardeşini alıverir. 

Liesel yeni ailesine teslim edilmiştir. Yüksek çatılı, taş duvarlı evlerin olduğu bu şirin mahalle, bundan sonra onun için umudun, sevginin, korkunun ve acının adresi olacaktır. 

Yeni ailesine ve ortamına alışmaya çalışan Liesel’e en büyük desteği, sıcakkanlı ve sevecen üvey babası Hans Hubermann ve yeni arkadaşı Rudy verecektir.

Entelektüelite’ye karşı savaş açan ve kitap yakma seansları düzenlenen Nazi Almanya’sında, bir kitap aşığı olarak  büyüyen Liesel’in hayatı ve o hayata bakış açısı, Yahudi bir genç olan Max’i evlerinde saklamaya başlamalarıyla bir kez daha değişir.

Savaşın zor günlerini, o soğukluğunu, baskı rejimlerinin getirdiği korkuları ve insan olmanın bile suç sayıldığı zamanları derinden hissettiren film, acının ırkı, dini, görüşü olmadığını bir kez daha anlamamızı sağlıyor.

Oyunculukları çok başarılı bulduğum, 2014 Akademi Ödülleri’nde en iyi ses kurgusu dalından Oscar’a aday gösterilen film, baskının ve savaşın günlük yaşamda hissedilen yüzünü bizlere gösteriyor.

20 Mar 2014 / 22 not / +Reblog
Comments

Master and Commander: The Far Side of the World

1800’lü yılların başıydı. Napolyon, güneybatıda İspanya ve Portekiz’i almış, İtalya’yı ele geçirmiş, doğuda Rusya sınırlarına dayanmış, Kuzey Afrika’da Osmanlı’yı tehdit etmekteydi. Fransa’nın bu ekonomik, politik ve alan olarak yükselişi İngiltere için büyük tehdit oluşturuyordu ve İngiltere 1803 yılında Napolyon’a savaş ilan etti. 

Nisan 1805. Napolyon Avrupa’nın Efendisi, yalnızca İngiliz donanması ona karşı durabiliyor. Artık okyanuslarda savaş alanı. 

İngiliz Kraliyet Gemisi Surprise; 28 top, 197 mürettebat ile Kuzey Brezilya Kıyıları’nda dolanıyor.

Surprise fırkateyni kaptanı Jack Aubrey(Russell Crowe)’e Amirallik’ten emirler var: “Savaşı Pasifik sularına taşıma amacındaki, Pasifik rotasındaki Fransız gemisi Acheron’u yakala! Batır, yak ya da onu ödül olarak ele geçir!”

Sisli bir sabah, uzaklardan bir çan sesi duyulur. İlgili ses hemen nöbetçi subaya iletilir ve az biraz sonra sislerin arasından heybetli Fransız gemisi Acheron çıkar. Beklenmedik bir şekilde Surprise’ın peşindedir. 

Uçsuz bucaksız okyanus sularında iki büyük geminin haftalar süren kapışmasına tanıklık edeceğimiz film, aksiyonunun yanında, gemideki günlük hayatın işleyişi, tayfaların yaşamları, gemideki görev dağılımı gibi şeylere odaklanıyor. 

O dönemdeki gemilerin işleyişi, kıyafetler, insanların düşünce yapıları, gemilerdeki rütbeli askerlerin İngiliz soylularının çocuklarından oluşması, çok ufak yaştaki birçok gemiciyi ve aslında böyle askeri gemilerin bilimsel keşifler adına da ne kadar önemli olduğunu gözlemliyoruz.

2004 Oscarları’nda 10 dalda ödüllere aday olan film bunlardan 2 tanesini aldı. Russell Crowe’un, birçok filmdeki başarılı lider oyunculuğuna bir kez daha tanık olduğumuz filmde, geminin doktoru Maturin’i oynayan Paul Bettany’i de iyi bir oyunculuk sergilemiş. Bu ikiliyi “A Beautiful Mind”da da izlemiştik.

Lafın özü, hem dingin hem hareketli tarihi bir film olan Master and Commander’ı, bu soğuk ve yağmurlu günlerde(en azından İstanbul’da öyle), bir akşam, sıcacık kahveniz eşliğinde, bir battaniye altında izleyerek keyfini çıkarın derim.

10 Mar 2014 / 6 not / +Reblog
Comments

La Migliore Offerta (The Best Offer)

image

Tutkuyla bağlı oldukları şeylerden kendisini vazgeçirecek hiçbir şey olmadığına inanır insan. Ta ki, bütün düşüncelerini ve enerjisini esir alan ‘o’ şeyle karşılaşana kadar.

Virgil Oldman, antika sanat eserleri üzerinde üst düzey bilgiye sahip ve sanat camiasında görüşlerine çok değer verilen, antika ve açık artırma uzmanıdır. Eserlerin, orjinal mi veya replika mı olduklarını kısa bir bakışta anlayabilen Oldman, antikalara değer biçer ve onları açık artırmalarda uygun fiyatlarla satar.

Oldman’ın sanata olan tutkusu, sadece eserleri değerlendirme ve açık artırmalarda satmayla sınırlı değildir. Kendisi, antika kadın portrelerine de müthiş ilgi duymakta ve bunların koleksiyonunu yapmaktadır.

Hayatı, kendine göre bir düzen içerisinde giden Oldman, doğum gününün sabahı bir telefon alır. Telefondaki kadın, ölen ailesinden kalma tarihi eserlerin değerlendirilmesi ve açık artırmalarda satılması konusunda yardım istemektedir. 

Oldman, antikaların sahibi kadınla, değer biçme ve ürünleri kataloglama işlemleri sırasında, kadının enteresan hastalığı yüzünden, ne kadar istese de bir araya gelemez. Bu durum, kadını takıntı haline getirmesine sebep olur.

Artık tutkunu olduğu tarihi eserlerden kafasını birazcık çevirip, bir kadını anlamaya çalışmanın ve onunla ve onun için yaptıklarından heyecan duymanın vakti gelmiştir.

Konuyu sadece bir adamın bakış açısından, nefes kesici ve tatmin edici bir şekilde bizlere yansıtan film, sanata olan ilginizi artırdığı gibi filmin sonuna kadar merak duygunuzu da üst safhada tutacak.

Filmin hem yönetmeni, hem senaristi konumundaki İtalyan Giuseppe Tornatore’nin diğer filmleri için de bende ilgi uyandıran filmin, oyuncu kadrosu da kuvvetli. Filmin başrolünde, Pirates of The Carribbean’ın Kaptan Barbossa’sı, Oscar ödüllü Geoffrey Rush’un etkileyici oyunculuğuna tanık oluyoruz. Filmdeki başrol oyuncusuna, teknik konularda yardım eden Robert rolünde ise “21” filminden tanıdığımız Jim Sturgess var.

Çok zengin bir atmosfere sahip film, akıcılığını ve o gizem duygusunu hiç kaybetmiyor.

11 Oc 2014 / 15 not / +Reblog
Comments

The Secret Life of Walter Mitty

image

Her insan, geçmişine dair heyecanlı ve dikkat çekici hikayelere sahip olmak ister. Ancak kimileri, bu hikayeleri oluşturacak anıları yaşama fırsatı bulamaz, kimileri ise, böyle fırsatlar bulsalarda, belki de cesaret edemezler.

Walter Mitty, gün içerisinde, uyanık olduğu zamanlarda, bambaşka dünyalara dalan bir hayalperesttir. Öte yandan; bir o kadar sıradan bir hayata sahip ve bir flört sitesinin 1-2 sütununa yazacak, okuyanları etkileyecek birkaç anı dahi bulamayan bir adamdır.

Hoşlandığı kıza açılacak ve üzerine gelen insanlara cevap verecek cesareti kendinde bulamayan Walter’ın hayatı, kaybetmemesi gereken bir fotoğraf karesini kaybetmesiyle değişir.

Walter, kaybolan fotoğraf karesinin ardından, belki de kendisinin bile hayal edemeyeceği maceralara atılır. Kare’nin ardından koştuğu her gün, kendine olan güvenini kazanacak ve gördüğü gündüz hayalleri azalmaya başlayacaktır.

Filmin başrol oyuncusu olan, komedi filmlerinden tanıdığımız Ben Stiller, aynı zamanda yönetmen koltuğuna da oturmuş.

Yalın ve ailecek izlenebilecek, şuanda vizyonda olan bir macera-komedi filmi. 

10 Oc 2014 / 10 not / +Reblog
Comments
blog comments powered by Disqus

FILM TAVSIYELERI

Film inceleme, Film incelemeleri, Film Tavsiyesi, Film Tavsiyeleri, Film Önerileri, Film Önerisi, Film Öneri, En iyi filmler, En iyi film,