Takip et: @filmtavsiyen
FILM TAVSIYELERI

The Book Thief

İnsanların görüş, düşünce, inanış ve ırklarına karşı gösterilen tahammülsüzlükler her zaman kaos getirmiştir. Hele ki bu tahammülsüzlük ve ötekileştirmeler devlet eliyle, korku imparatorlukları kurularak yapıldığında, bu durum acı, düşmanlık, sefalet ve huzursuzluktan başka bir şey getirmez. 

Hikaye, 1938 Nazi Almanya’sında, soğuk ve karlı bir şubat günü, Liesel Meminger’in, kendisini ve kardeşini evlat edinen yeni ailesine teslim edilmek üzere trenle yaptığı yolculukla başlar. 

Ölüm meleği, ilk defa bu uzun yolculukta Liesel’e bu kadar yaklaşır ve yanından kardeşini alıverir. 

Liesel yeni ailesine teslim edilmiştir. Yüksek çatılı, taş duvarlı evlerin olduğu bu şirin mahalle, bundan sonra onun için umudun, sevginin, korkunun ve acının adresi olacaktır. 

Yeni ailesine ve ortamına alışmaya çalışan Liesel’e en büyük desteği, sıcakkanlı ve sevecen üvey babası Hans Hubermann ve yeni arkadaşı Rudy verecektir.

Entelektüelite’ye karşı savaş açan ve kitap yakma seansları düzenlenen Nazi Almanya’sında, bir kitap aşığı olarak  büyüyen Liesel’in hayatı ve o hayata bakış açısı, Yahudi bir genç olan Max’i evlerinde saklamaya başlamalarıyla bir kez daha değişir.

Savaşın zor günlerini, o soğukluğunu, baskı rejimlerinin getirdiği korkuları ve insan olmanın bile suç sayıldığı zamanları derinden hissettiren film, acının ırkı, dini, görüşü olmadığını bir kez daha anlamamızı sağlıyor.

Oyunculukları çok başarılı bulduğum, 2014 Akademi Ödülleri’nde en iyi ses kurgusu dalından Oscar’a aday gösterilen film, baskının ve savaşın günlük yaşamda hissedilen yüzünü bizlere gösteriyor.

20 Mar 2014 / 20 yorum / +Reblog
Comments

Master and Commander: The Far Side of the World

1800’lü yılların başıydı. Napolyon, güneybatıda İspanya ve Portekiz’i almış, İtalya’yı ele geçirmiş, doğuda Rusya sınırlarına dayanmış, Kuzey Afrika’da Osmanlı’yı tehdit etmekteydi. Fransa’nın bu ekonomik, politik ve alan olarak yükselişi İngiltere için büyük tehdit oluşturuyordu ve İngiltere 1803 yılında Napolyon’a savaş ilan etti. 

Nisan 1805. Napolyon Avrupa’nın Efendisi, yalnızca İngiliz donanması ona karşı durabiliyor. Artık okyanuslarda savaş alanı. 

İngiliz Kraliyet Gemisi Surprise; 28 top, 197 mürettebat ile Kuzey Brezilya Kıyıları’nda dolanıyor.

Surprise fırkateyni kaptanı Jack Aubrey(Russell Crowe)’e Amirallik’ten emirler var: “Savaşı Pasifik sularına taşıma amacındaki, Pasifik rotasındaki Fransız gemisi Acheron’u yakala! Batır, yak ya da onu ödül olarak ele geçir!”

Sisli bir sabah, uzaklardan bir çan sesi duyulur. İlgili ses hemen nöbetçi subaya iletilir ve az biraz sonra sislerin arasından heybetli Fransız gemisi Acheron çıkar. Beklenmedik bir şekilde Surprise’ın peşindedir. 

Uçsuz bucaksız okyanus sularında iki büyük geminin haftalar süren kapışmasına tanıklık edeceğimiz film, aksiyonunun yanında, gemideki günlük hayatın işleyişi, tayfaların yaşamları, gemideki görev dağılımı gibi şeylere odaklanıyor. 

O dönemdeki gemilerin işleyişi, kıyafetler, insanların düşünce yapıları, gemilerdeki rütbeli askerlerin İngiliz soylularının çocuklarından oluşması, çok ufak yaştaki birçok gemiciyi ve aslında böyle askeri gemilerin bilimsel keşifler adına da ne kadar önemli olduğunu gözlemliyoruz.

2004 Oscarları’nda 10 dalda ödüllere aday olan film bunlardan 2 tanesini aldı. Russell Crowe’un, birçok filmdeki başarılı lider oyunculuğuna bir kez daha tanık olduğumuz filmde, geminin doktoru Maturin’i oynayan Paul Bettany’i de iyi bir oyunculuk sergilemiş. Bu ikiliyi “A Beautiful Mind”da da izlemiştik.

Lafın özü, hem dingin hem hareketli tarihi bir film olan Master and Commander’ı, bu soğuk ve yağmurlu günlerde(en azından İstanbul’da öyle), bir akşam, sıcacık kahveniz eşliğinde, bir battaniye altında izleyerek keyfini çıkarın derim.

10 Mar 2014 / 5 yorum / +Reblog
Comments

La Migliore Offerta (The Best Offer)

image

Tutkuyla bağlı oldukları şeylerden kendisini vazgeçirecek hiçbir şey olmadığına inanır insan. Ta ki, bütün düşüncelerini ve enerjisini esir alan ‘o’ şeyle karşılaşana kadar.

Virgil Oldman, antika sanat eserleri üzerinde üst düzey bilgiye sahip ve sanat camiasında görüşlerine çok değer verilen, antika ve açık artırma uzmanıdır. Eserlerin, orjinal mi veya replika mı olduklarını kısa bir bakışta anlayabilen Oldman, antikalara değer biçer ve onları açık artırmalarda uygun fiyatlarla satar.

Oldman’ın sanata olan tutkusu, sadece eserleri değerlendirme ve açık artırmalarda satmayla sınırlı değildir. Kendisi, antika kadın portrelerine de müthiş ilgi duymakta ve bunların koleksiyonunu yapmaktadır.

Hayatı, kendine göre bir düzen içerisinde giden Oldman, doğum gününün sabahı bir telefon alır. Telefondaki kadın, ölen ailesinden kalma tarihi eserlerin değerlendirilmesi ve açık artırmalarda satılması konusunda yardım istemektedir. 

Oldman, antikaların sahibi kadınla, değer biçme ve ürünleri kataloglama işlemleri sırasında, kadının enteresan hastalığı yüzünden, ne kadar istese de bir araya gelemez. Bu durum, kadını takıntı haline getirmesine sebep olur.

Artık tutkunu olduğu tarihi eserlerden kafasını birazcık çevirip, bir kadını anlamaya çalışmanın ve onunla ve onun için yaptıklarından heyecan duymanın vakti gelmiştir.

Konuyu sadece bir adamın bakış açısından, nefes kesici ve tatmin edici bir şekilde bizlere yansıtan film, sanata olan ilginizi artırdığı gibi filmin sonuna kadar merak duygunuzu da üst safhada tutacak.

Filmin hem yönetmeni, hem senaristi konumundaki İtalyan Giuseppe Tornatore’nin diğer filmleri için de bende ilgi uyandıran filmin, oyuncu kadrosu da kuvvetli. Filmin başrolünde, Pirates of The Carribbean’ın Kaptan Barbossa’sı, Oscar ödüllü Geoffrey Rush’un etkileyici oyunculuğuna tanık oluyoruz. Filmdeki başrol oyuncusuna, teknik konularda yardım eden Robert rolünde ise “21” filminden tanıdığımız Jim Sturgess var.

Çok zengin bir atmosfere sahip film, akıcılığını ve o gizem duygusunu hiç kaybetmiyor.

11 Oc 2014 / 12 yorum / +Reblog
Comments

The Secret Life of Walter Mitty

image

Her insan, geçmişine dair heyecanlı ve dikkat çekici hikayelere sahip olmak ister. Ancak kimileri, bu hikayeleri oluşturacak anıları yaşama fırsatı bulamaz, kimileri ise, böyle fırsatlar bulsalarda, belki de cesaret edemezler.

Walter Mitty, gün içerisinde, uyanık olduğu zamanlarda, bambaşka dünyalara dalan bir hayalperesttir. Öte yandan; bir o kadar sıradan bir hayata sahip ve bir flört sitesinin 1-2 sütununa yazacak, okuyanları etkileyecek birkaç anı dahi bulamayan bir adamdır.

Hoşlandığı kıza açılacak ve üzerine gelen insanlara cevap verecek cesareti kendinde bulamayan Walter’ın hayatı, kaybetmemesi gereken bir fotoğraf karesini kaybetmesiyle değişir.

Walter, kaybolan fotoğraf karesinin ardından, belki de kendisinin bile hayal edemeyeceği maceralara atılır. Kare’nin ardından koştuğu her gün, kendine olan güvenini kazanacak ve gördüğü gündüz hayalleri azalmaya başlayacaktır.

Filmin başrol oyuncusu olan, komedi filmlerinden tanıdığımız Ben Stiller, aynı zamanda yönetmen koltuğuna da oturmuş.

Yalın ve ailecek izlenebilecek, şuanda vizyonda olan bir macera-komedi filmi. 

10 Oc 2014 / 8 yorum / +Reblog
Comments

Prisoners

image

Çaresizliğe düştüğümüz anda, son şansımız olduğuna inandığımız şeyi, o şey ne kadar kötü ve ters olursa olsun, yapmaya cesaret edebilir miyiz ? Belki de değerlerimizi yerle bir edecek şeyi yaptığımıza pişman mı oluruz ?; Yoksa bunu yapma cesareti gösteremediğimiz de, yapmadığımıza mı lanet okuruz ?

"Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla!" duasıyla başlayan film, değerlerimizden ve çizgilerimizden uzaklaşmaya meyilli yapımızı gösteriyor ve bizi, belki de yapmamamız gereken şeyler yaptırtmaya motive eden sebepleri düşünmeye itiyor.

İki komşu aile olan Dover ve Birch aileleri, bir şükran günü yemeğinde bir araya gelirler. Ailelerin 6 ve 7 yaşlarındaki küçük kızları Anna ve Joy, aynı akşam kaybolur. Şüpheler, o gün sokakta görülen bir karavanın üzerinde yoğunlaşır, karavanın şöförü tutuklanır. Hiçbir kanıt bulamayan polisler, karavan şöförünü bırakmak zorunda kalırlar.

Keller Dover(Hugh Jackman), süreç içerisinde polise olan güvenini kaybeder. Kızlara sağ-salim ulaşmak için zamanın çok önemli olduğunun farkında olan Keller, şüphelilerin peşine kendisi düşer. Adaleti aramakla, suçlu olmak arasındaki ince çizgide kalacaktır.

Öte yandan soruşturmayı sürdüren dedektif Loki, başka şüpheliler üzerine odaklanacaktır.

Keller’in, kızını kurtarmak adına yaşadığı şeytani değişimi gözler önüne seren film, kızlarının kaçırılması üzerine ailelerin yaşadığı dramı etkileyici biçimde yansıtıyor ve işin polisiye kısmını ve gerilimini de üst düzeyde tutuyor.

Böylelikle, dram-gerilim dengesi çok iyi, soluksuz izleyeceğiniz bir yapım çıkıyor karşımıza: Prisoners.

7 Oc 2014 / 3 yorum / +Reblog
Comments

Big Fish

image

Bundan yıllar yıllar önceydi. Hani oyuncak askerleri oyuncak arabalara doldurup, yenilemez düşmanları yener, kahramanlık hikayeleri yazardık; elimizle uçurduğumuz uçaklar yeryüzünü bombalardı. Gece yatağa girdiğimizde, uykuya dalmadan hemen önce, sınıfta iki sıra önümüzde oturan uzun saçlı kızı, kötülerin elinden kurtarırdık hayalimizde. Mahallede saklambaç oynadığımız günler olurdu. Sokağın en kuytu yerine sinmiş bir şekilde, gözümüz; ebenin bulunduğu yeri izlerken, kalbimiz; kurtlarla çevrilmiş bir ormanda, bir ağacın kovuğunda sessiz ama hazır bir şekilde bekler gibi atardı hızlı hızlı, biz de sokakta bir köşeye sinmiş o çocuk gibi değil, ormanda maceraya atılan bir gezgin gibi hissederdik kendimizi. Sonra yıllar geçmeye başladı, boyumuz uzadı, sesimiz kalınlaştı, sorumluluklarımız arttı ve işte böyle böyle unuttuk hayal kurmayı; o çocukluğumuzda kurduğumuz hayallerin bize ne güzel hisler yaşattığını unuttuk, hayatın ağırlığı ezdi hayallerimizi bir nevi ve bizden çok şeyler götürdü.

Ed Bloom bir istisnaydı. Yıllar geçmesine rağmen o hayallerinden ve yaşadığı olayları masallaştırmaktan vazgeçmeyen bir hayalperestti. Anlattığı hikayelerine bakılırsa pek bu dünyadan biri gibi değildi Ed. Cam gözlü cadılar, denizkızı, kimsenin bilmediği gizli bir kasaba, hareket eden ağaçlar ve bunun gibi geçmişine dair anlattığı hikayeler herkesi büyülüyordu.

Bu hikayeler herkesi eğlendirse de, artık hikayeleri dinlemekten sıkılmış ve babasının bu masalsı geçmişinden şüphe duyan biri vardı; Ed Bloom’un oğlu Will Bloom. 

Will babasının her zaman, hiç yapmadığı şeyleri anlattığına inanırdı. Bu da aslında hiç anlatmadığı şeyleri yaptığına inanmasını sağladı ve böylelikle babasına olan güvenini kaybetti ve ondan uzaklaştı.

Babasının hastalığı; Will’e, onu tekrar tanımaya çalışması için bir fırsat verdi ve Will, bu sefer o fırsatı iyi kullanacaktı.

İnsanlar büyüdükçe, masallara daha az inanıyorlar. Fakat; şu sıradan hayatlarımızı renklendirecek, hayal güçlerini koruyan birilerini istemez miyiz etrafımızda ?

Yeni nesil Star Wars’ların Obi-Wan Kenobi’si; Ewan McGregor’ın samimi oyunculuğuyla içine gireceğiniz ve büyük bir kısmı masalsı geçen bir Tim Burton filmi. Gününüze farklı bir tat katmak adına izlenecekler listenize alın derim.

Twitter hesabımızı da takip etmeyi unutmayın : twitter.com/filmtavsiyen

Nacizane instagram hesabımı da beğeninize sunuyorum : http://instagram.com/doganerdogmus

27 Ara 2013 / 11 yorum / +Reblog
Comments
blog comments powered by Disqus

FILM TAVSIYELERI

Film Tavsiyesi, Film Tavsiyeleri, Film Önerileri, Film Önerisi, Film Öneri, En iyi filmler, En iyi film, Film inceleme, Film incelemeleri